Makale ve Araştırmalar

MAKALELER

ARAŞTIRMALAR

Bir Devlet Nasıl Kurulur?

Şeyh Edebali, Adalet ve Osmanlı’nın Kuruluş Felsefesi

Giriş: Bir Devletin Kuruluşu, Bir Teşkilat Meselesinden Fazlasıdır

Bir devlet yalnızca bir toprak parçasını fethederek kurulmaz. Bir ordunun zaferi siyasi iktidarı başlatabilir; fakat o iktidarın kalıcı bir düzene dönüşebilmesi için insanları bir arada tutacak bir ahlaka, yönetecek bir hukuka, aktaracak bir eğitime, üretecek bir toplumsal örgütlenmeye ve bütün bunlara anlam verecek bir dünya görüşüne ihtiyaç vardır. Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunu bu açıdan düşündüğümüzde karşımıza yalnızca Osman Gazi’nin kılıcı değil, o kılıcın hangi sınırlar içinde kullanılacağını belirleyen bir zihniyet çıkar.

Bu zihniyetin önemli isimlerinden biri Şeyh Edebali’dir.

Literatür çalışmalarının ortaklaştığı temel nokta, Edebali’nin yalnızca Osman Gazi’nin kayınpederi veya rüya tabir eden bir mutasavvıf olarak değerlendirilmesinin yetersiz olduğudur. O; hukuk, adalet, tasavvuf, toplumsal dayanışma ve siyasi meşruiyet alanlarının kesiştiği bir noktada durmaktadır. Bu kurucu felsefenin ve toplumsal harcın merkezinde ise Şeyh Edebali figürü yer alır. Edebali, sadece münzevi bir mistik değil; fıkıh birikimini tasavvufi ahlak ve Ahi teşkilatlanmasıyla birleştiren, devlete ruh ve idari yön veren sentetik bir düşünürdür. Gibbons’ın da vurguladığı üzere Söğüt civarındaki durgun bir kabile yapısının dinamik bir devlete dönüşmesi, Edebali’nin temsil ettiği dönüştürücü akıl ve adalet odaklı kurumlaşma hamlesinin bir sonucudur. Özellikle kaza ve ifta görevleri, zaviye[1] çevresindeki toplumsal faaliyetleri, Osman Gazi ile ilişkisi ve Ahi çevreleriyle bağlantısı birlikte düşünüldüğünde, Edebali’nin kuruluş sürecinde bir “kurucu akıl” işlevi gördüğü ileri sürülebilir.[1] Halil İnalcık ve Herbert Adams Gibbons, Edebali’nin sadece mistik bir derviş değil, Karaman ve Şam’da tahsil görmüş bir fıkıh alimi (hukukçu) olarak beyliğin ilk kadısı ve müftüsü olduğunu, idari yapıya adalet merkezli hukuki bir nitelik kazandırdığını vurgular. Ömer Lütfi Barkan ve Mustafa Kara, Edebali’nin zaviyesini sadece dini bir mekân değil; iskân, asayiş, ikram ve kamu hizmetlerinin yürütüldüğü, göçebe kitleleri yerleşik Dârülislam düzenine entegre eden idari-sosyal bir “sosyal mühendislik” merkezi olarak tanımlar.

Buradaki temel felsefi soru şudur: Bir topluluk ne zaman devlete dönüşür? Belki de cevap, gücün örgütlenmesi kadar, gücün ahlakla sınırlandırılmasında aranmalıdır.

Gelişme: Kılıçtan Kuruma, Kurumdan Kültüre

Osmanlı’nın kuruluşunu yalnızca askeri başarılarla açıklamak, kuruluşun toplumsal boyutunu gözden kaçırmak olur. Köprülü, İnalcık, Barkan, Kafadar, Ocak ve Haşim Şahin çizgisindeki değerlendirmeler, Osmanlı oluşumunun farklı toplumsal ve dini zümrelerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler içinde gerçekleştiğini göstermektedir. Gaziler askeri dinamizmi, ahiler ekonomik ve toplumsal örgütlenmeyi, dervişler manevi rehberliği, fakihler ise hukuki ve eğitsel zemini temsil etmektedir.[2]

Edebali tam da bu farklı alanların kesişiminde görünür hale gelir.

  1. Organizatif Boyut: Gücün Kuruma Dönüşmesi

Edebali’nin Osman Gazi ile ilişkisi, yalnızca ailevi bir bağ olarak değil, askeri güç ile toplumsal-manevi otoritenin buluşması olarak yorumlanmaktadır. Köprülü ve İnalcık’a ilişkin metinlerde, Osman Bey’in askeri gücü ile Edebali’nin temsil ettiği hukuk, ahlak ve toplumsal otoritenin birbirini tamamladığı vurgulanır.[3]

Bu açıdan Edebali’nin etkisi doğrudan “şu kurumu kurdu” biçiminde değil, daha temel bir düzeyde okunabilir: İktidarın örgütlenme biçimine bir ilke kazandırmak.

Kaza ve ifta görevleri burada özellikle önemlidir. Edebali’nin hukuk bilgisi ve kadılık işlevi, henüz kurumsal yapısı oluşmakta olan beyliğin yönetimini yalnızca kişisel iradeye bırakmayan bir anlayışın başlangıcı olarak sunulmaktadır. Böylece “beyin gücü” ile “hukukun ölçüsü” arasında bir ayrım ortaya çıkar.[4]

Bu ayrım, devlet düşüncesinin en önemli eşiklerinden biridir. Çünkü devlet, yalnızca hükmeden kişinin gücü olmaktan çıkıp bir düzen fikrine dönüşmeye başladığında ortaya çıkar.

Zaviyeler de bu organizatif dönüşümün başka bir boyutunu oluşturur. Barkan’ın çalışmasına göre zaviyeler yalnızca dini mekânlar değildir; tarımsal üretimin başlatıldığı, yolların güvenliğinin sağlandığı, insanların yerleşik hayata geçişinin desteklendiği ve toplumsal ilişkilerin düzenlendiği merkezlerdir.[5]

Dolayısıyla Edebali’nin temsil ettiği yapı, soyut bir mistisizmden ibaret değildir. Maneviyat, gündelik hayatın organizasyonuna dönüşmektedir.

  1. Eğitsel ve Kültürel Boyut: İnsan Nasıl Topluma Dönüşür?

Bir devletin uzun ömürlü olması için yalnızca insanları yönetmek yetmez; onları ortak bir değer dünyasında buluşturmak gerekir.

Ahilik burada önemli bir işlev üstlenir. Dosyada Ahilik; mesleki eğitim, ahlak, dayanışma, disiplin ve sosyal sorumluluk ilkeleriyle tanımlanmaktadır. İnsan yalnızca bir üretici değil, aynı zamanda ahlaki sorumluluk taşıyan bir toplumsal varlıktır.[6] Ahilik teşkilatı ve fütüvvet anlayışıyla kurduğu bağ, Yamak-Çırak-Kalfa-Usta silsilesiyle hem mesleki hem de askeri ve ahlaki bir eğitim düzeni yaratmıştır.

Bu anlayışın Edebali çevresindeki karşılığı, insanın eğitilmesi ile toplumun düzenlenmesinin birbirinden ayrılmamasıdır. Bir insanın meslek öğrenmesi, ahlak öğrenmesi; bir toplumun üretmesi ise aynı zamanda dayanışma üretmesi anlamına gelir.

Bu nedenle Edebali’nin etkisini yalnızca siyasi kararlar üzerinde değil, insan yetiştirme anlayışı üzerinde de aramak gerekir. Edebali’nin öğrencisi Dursun Fakih’in daha sonra kadılık ve müftülük görevlerini üstlenmesi, bu etkinin bireysel bir ilişkiden kurumsal bir devamlılığa dönüşmesinin örneği olarak gösterilebilir.[7]

Burada eğitim, yalnızca bilgi aktarımı değildir. Eğitim, devletin gelecekte nasıl yönetileceğinin hazırlanmasıdır.

Adalet de bu eğitimin merkezindedir. Edebali’nin Osman Gazi’ye yönelik nasihatleri üzerinden aktarılan anlayışta güçten önce adalet; öfkeden önce sabır, cezalandırmadan önce bağışlayıcılık ve hoşgörü öne çıkar.[8]

Bu nedenle Edebali’nin siyaset düşüncesinin merkezinde “güçlü devlet”ten önce adil devlet düşüncesinin bulunduğu söylenebilir.

  1. Kültürel ve Toplumsal Boyut: Farklılıkları Bir Arada Tutmak

Osmanlı Beyliği’nin doğduğu “uç” coğrafyası, Kafadar’ın yaklaşımı üzerinden, farklı kültürlerin ve inançların karşılaştığı akışkan bir alan olarak tanımlanmaktadır. Göçebe ve yerleşik, Müslüman ve Hristiyan, Sünni ve heterodoks unsurlar henüz kesin sınırlarla birbirlerinden ayrılmış değildir.[9]

Bithynia sınırındaki etnik ve dini heterojenlik, Edebali’nin kaza ve ifta mekanizması aracılığıyla tesis ettiği adil yönetim anlayışı sayesinde çatışmaya dönüşmeden bir arada yaşam kültürüne evrilmiştir.

Böyle bir ortamda devletin başarısı, yalnızca askeri üstünlüğe değil, farklılıkları aynı toplumsal düzen içerisinde yaşayabilir hale getirebilmesine bağlıdır.

Ocak’ın yaklaşımına göre, Edebali’nin temsil ettiği tasavvufi anlayışın esnek, kuşatıcı ve barışçıl niteliğine özellikle dikkat çekmektedir. Derviş çevreleri göçebeler, köylüler, kentliler ve gayrimüslim halk arasında geçişkenlik sağlayan bir toplumsal bağ işlevi görmüştür.[10]

Barkan’ın zaviyelere ilişkin değerlendirmesi de bu tabloyu tamamlar: Zaviyeler farklı din ve etnik kökenlerden insanlara açık sosyal merkezler olarak çalışmış; böylece yeni siyasi yapıyla toplumsal uyumu kolaylaştırmıştır.[11]

Bu noktada Edebali’nin felsefi etkisi daha açık hale gelir: Devlet, farklılıkları yok ederek değil, onları bir adalet düzeni içerisinde birlikte yaşatabilerek güçlenmektedir.

  1. İdeolojik ve Mistik Boyut: Devlete Bir Anlam Vermek

Bir devletin yalnızca kurumlara değil, bir anlatıya da ihtiyacı vardır. İnsanlar yalnızca “yönetilmek” için değil, bir anlam etrafında birleşmek için de topluluk oluştururlar.

Osman Gazi’nin Edebali’nin zaviyesinde gördüğü rüya —Osman Bey’in göğsünden çıkan ve tüm âlemi kaplayan ağaç— ve Edebali’nin bu rüyayı yorumlaması, siyasi iktidarın manevi meşruiyet kazanmasının sembolik ifadesi olarak ele alınmaktadır.

Ancak burada önemli olan yalnızca rüyanın kendisi değildir. Rüya, siyasi iktidarı daha büyük bir anlam dünyasına bağlayan bir semboldür. İslam öncesi Türk devlet geleneğindeki kut anlayışının İslami bir çerçevede yeniden yorumlanması, hanedanın iktidarını ilahi irade ile ilişkilendiren bir meşruiyet anlatısı yaratmıştır.

Fakat bu mistik meşruiyetin yanında bir ahlaki meşruiyet de vardır. Edebali’nin temsil ettiği düşüncede iktidar, yalnızca hükmetme hakkı değildir; adalet üretme yükümlülüğüdür.

Burada mistisizm ile siyaset arasında ilginç bir ilişki ortaya çıkar: Tasavvuf, iktidarı kutsamakla yetinmez; ona bir sorumluluk da yükler. İktidarın meşruiyeti, yalnızca gökten geldiği düşünülen bir işaretten değil, insanlara nasıl davrandığından da kaynaklanır.

Kafadar’ın ifade ettiği Perso-İslam siyaset geleneğindeki “adil hükümdar” ve “Adalet Dairesi” felsefesi, Edebalı’nın pratiğinde somutlaşmıştır. Tarık Buğra’nın Osmancık romanında “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” şeklinde kavramsallaştırdığı bu tutum, siyasi gücü insan odaklı ahlaki bir sınırlandırmaya tabi tutmuştur.

Sonuç: Devletin Mayası

Şeyh Edebali’nin Osmanlı’nın kuruluşundaki rolünü yalnızca “manevi kurucu” kavramıyla açıklamak eksik kalır. Edebali’nin daha kapsamlı bir konumda bulunduğu görülmektedir.

O, bir taraftan kaza ve ifta yoluyla hukuki düzenin, diğer taraftan zaviye ve Ahi çevreleriyle toplumsal organizasyonun, eğitim ve ahlak anlayışıyla insan yetiştirme kültürünün, adalet ve hoşgörü vurgusuyla yönetim etiğinin, rüya ve tasavvuf üzerinden ise siyasi meşruiyetin oluşumunda simgesel ve tarihsel bir merkez haline gelmektedir.

Bu nedenle Osmanlı’nın kuruluşunu yalnızca bir fetih hikâyesi olarak okumak yerine, bir medeniyet organizasyonu olarak okumak daha açıklayıcıdır. Kılıç sınırları genişletmiş olabilir; fakat o sınırların içinde insanların birlikte yaşayabilmesini sağlayan şey hukuk, ahlak, eğitim, dayanışma ve ortak anlam dünyasıdır.

Belki de Edebali’nin asıl önemi burada ortaya çıkar: O, devleti yalnızca “nasıl büyüyeceği” üzerinden değil, “nasıl bir devlet olması gerektiği” üzerinden düşündüren figürdür.

Bu açıdan Osmanlı kuruluş felsefesinin temelinde tek başına iktidar değil, iktidarın sınırlandırılması; yalnızca fetih değil, iskân; yalnızca yönetim değil, eğitim; yalnızca din değil, toplumsal bütünleşme; yalnızca güç değil, adalet vardır.

Ve bütün bunların kesiştiği yerde şu felsefi önerme belirir:

Devlet, insan üzerinde kurulan güç değil; insan için kurulan düzendir.

Dipnotlar

[1] Halil İnalcık, Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları (1302-1481), İstanbul: İSAM Yayınları, 2010; dosyadaki özet, Edebali’nin fıkıh, kaza-ifta, Ahilik/Vefâîlik ve toplumsal liderlik boyutlarını birlikte ele almaktadır.

[2] Haşim Şahin, Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Dinî Zümreler (1299-1402); dervişler, fakihler, gaziler ve ahilerin kuruluş sürecindeki farklı işlevleri açıklanmaktadır.

[3] M. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu; Osman Bey ile Edebali arasındaki ilişkinin askeri güç ile toplumsal-dini otoritenin bütünleşmesi olarak yorumlandığı görülmektedir.

[4] İnalcık, Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları; Edebali’nin kaza ve ifta görevlerinin erken Osmanlı yönetimine adalet merkezli hukuki ve idari bir nitelik kazandırdığı aktarılmaktadır.

[5] Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Kolonizatör Türk Dervişleri”; zaviyelerin üretim, güvenlik, iskân ve sosyal entegrasyon işlevleri vurgulanmaktadır.

[6] Ahilikte ahlak, adalet, dayanışma ve mesleki örgütlenmenin birlikte ele alındığını göstermektedir.

[7] Bilecik Valiliği kaynaklı içerikte; Edebali’nin öğrencisi ve damadı Dursun Fakih’in sonraki kadı ve müftü olarak konumunu aktarmaktadır.

[8] Edebali değerlendirmesi; Osman Gazi’ye yönelik öğütlerde adalet, hoşgörü, sabır ve bağışlayıcılığın vurgulandığını belirtmektedir.

[9] Cemal Kafadar, İki Cihan Âresinde: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu; uç kültürünün heterojen ve geçişken yapısı açıklanmaktadır.

[10] Ahmet Yaşar Ocak’ın çalışmalarında; Edebali’nin çevresi ve esnek, kuşatıcı, barışçıl toplumsal anlayışı üzerinde durmaktadır.

[11] Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”; zaviyelerin farklı din ve etnik kökenlere sahip insanları bir araya getiren sosyal merkezler olarak işlev gördüğü aktarılmaktadır.

Kaynakça

Barkan, Ömer Lütfi. “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Kolonizatör Türk Dervişleri.” Vakıflar Dergisi, Sayı 2, 1942.

Gibbons, Herbert Adams. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu. Çev. Ragıp Hulusi; Latinize ve düzenleyen Anıl Göç. 2016 [1916/1928].

İnalcık, Halil. Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları (1302-1481). İstanbul: İSAM Yayınları, 2010.

Kafadar, Cemal. İki Cihan Âresinde: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu. İstanbul: Metis Yayınları.

Köprülü, M. Fuad. Osmanlı Devletinin Kuruluşu. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1999.

Ocak, Ahmet Yaşar. Ahilik ve Şeyh Edebali: Osmanlı Devletinin Kuruluş Tarihi Açısından Bir Sorgulama. İslâmî Araştırmalar, XII/3-4, 1999.

Ocak, Ahmet Yaşar. Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15.-17. Yüzyıllar). İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

Ocak, Ahmet Yaşar. Anadolu Sûfîliğinin Heterodoks Paradigması: Alevîliğin Tarihsel Arka Planı (13.-16. Yüzyıllar). İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

Şahin, Haşim. Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Dinî Zümreler (1299-1402). Marmara Üniversitesi, Doktora Tezi, 2007.

Buğra, Tarık. Osmancık. 1983.

 

[1] Ç.n. küçük tekke