Makale ve Araştırmalar

MAKALELER

Her gün seçimler yapıyoruz.

Bir yere gidiyor, bir yerden dönüyor; bir şeyi istiyor, başka bir şeyi reddediyor; konuşuyor, susuyor, seviyor, kızıyor, bağlanıyor, vazgeçiyor ve bütün bunların sonunda hayatımızı belirli bir yöne doğru sürüklüyoruz.

Peki, bizi hareket ettiren nedir?

Bir davranışın arkasında hangi güç vardır?
Bizi bir yerden başka bir yere götüren, bir şeyi seçerken diğerini geride bırakmamıza neden olan nedir?

Belki de insanı anlamanın en temel sorularından biri budur.

Çünkü insan yalnızca yaptığı şeylerden değil, onu o şeyi yapmaya yönelten nedenlerden oluşur.

Bedenin Hareket Ettiren Güçleri

İnsana fiziksel düzlemden baktığımızda, bizi harekete geçiren pek çok güç görürüz:

Hayatta kalma içgüdüsü, açlık, susuzluk, tensel hazlar, tembellik, para, gördüğümüz manzaralar, yaşadığımız olaylar, dinlediğimiz müzik, içtiğimiz şarap…

Hayatta kalma içgüdüsü kimi zaman insanı kendisini korumaya iterken, kimi zaman başkasını tehlikenin içine atabilecek kadar güçlü olabilir.

Açlık ve susuzluk, en temel ihtiyaçlarımızdır; fakat aynı ihtiyaçlar, insanı başkasının ekmeğine ve suyuna el uzatmaya da götürebilir.

Tensel hazlar bizi doğayla ve hayvanlarla ortaklaştıran güçlü dürtülerdir.

Bir kadeh şarap neşeyi çağırabilir; güzel bir manzara içimizde şiirsel bir duyarlılık uyandırabilir.

Tembellik ise hareket edemeyen, enerjisini kullanamayan insanı giderek kendi imkânlarının daralmasına sürükleyebilir. Bazen de başkalarının bizim yerimize yaşamasını, üretmesini ve sorumluluk almasını beklemeye kadar götürebilir.

Para ve sahip olduğumuz nesneler de güçlü hareket ettiricilerdir. Goethe’nin Faust‘ta insanın ruhu ile dünyevi arzuları arasındaki ilişkiyi “ruhun satışı” olarak ele alışı, bu konunun insanlık kadar eski olduğunu gösterir. Burada onun üzerine fazla bir şey söylemek belki de gereksizdir.

Ama aynı fiziksel ihtiyaç, farklı insanlarda nasıl bu kadar farklı davranışlara yol açabilir?

Bir deprem sonrasında yardım için dağıtılan çadırlar uğruna insanların birbirleriyle tartıştığını, hatta bunları daha sonra para karşılığında sattığını görürken; başka bir yerde, örneğin Japonya’daki büyük bir tsunami sonrasında, insanların yiyecek dağıtımında sessizce ve sabırla sıralarını bekleyebildiğine tanık oluyoruz.

Aynı insanlık, aynı ihtiyaçlar… Peki farklı davranışları ortaya çıkaran nedir?

Duyguların Bizi Sürüklediği Yer

Bu sorunun cevabını psikolojik düzeyde aradığımızda başka güçlerle karşılaşırız:

Korku, bağlılık, öfke, kıskançlık, nefret, aşk, suçluluk, gurur…

Korku bizi bazen hareketsiz bırakır, bazen paniğe sürükler.

Yalnız kalma korkusu, ölüm korkusu, dışlanma korkusu, başarısızlık korkusu, sevilmeme korkusu veya günah işleme korkusu… Her biri insanın davranışlarını görünmez biçimde yönlendirebilir.

Öfke bizi harekete geçirir; fakat çoğu zaman hareketimizin yönünü bizden önce belirler.

Kıskançlık, başkasının sahip olduğuna değil, bizim sahip olmadığımıza bakmaya zorlar.

Nefret, insanın kendi içindeki özgürlüğünü bile başkasına bağlayabilir.

Ama bütün duygular bizi aşağıya çekmez.

Bağlılık ve aşk da insanı hareket ettiren güçlerdir.

Doğasına âşık olan bir insanın onu korumak için çaba göstermesi…

İşine tutkuyla bağlanan bir insanın yıllarca emek vermesi…

Bilgeliği seven bir insanın ömrünü öğrenmeye adaması…

Bir çocuğun, bir hayvanın ya da hiç tanımadığı bir insanın iyiliği için kendi rahatından vazgeçebilmesi…

Bunların hepsinde insanı harekete geçiren görünmez bir güç vardır.

Peki nedir bu güç?

Her türlü ayrımcılığa karşı insanları birbirine yaklaştırmaya çalışan kişiyi ne harekete geçirir?

Sokak çocuklarının hayatına dokunmak, onların ihtiyaçlarını karşılamak ve iyi bir insan, iyi bir vatandaş, iyi bir baba olabilmeleri için çaba göstermek isteyen insanı ne harekete geçirir?

Bir insanı başkasının acısına karşı duyarlı kılan nedir?

Ve tersine, insanı şiddete, nefrete, tahakküme ve başkasının yaşamını değersiz görmeye götüren nedir?

Kimi zaman büyük unvanlara sahip insanların, kalabalıkların önünde birbirlerine bağırdıklarını, öfkeye kapıldıklarını, güç gösterisine yöneldiklerini görüyoruz.

Başka insanlar ise aynı dünyada, hiçbir alkış beklemeden, ilkelerinden ödün vermeden, zorluklara katlanarak ve hatta haksız suçlamalarla karşılaşmalarına rağmen ideallerinin peşinden gitmeye devam ediyorlar.

İnsanın davranışını belirleyen yalnızca dış koşullar değildir. Asıl mesele, insanın içinde hangi güce hüküm verdiğidir.

Zihnin ve Arzunun Gücü

Biraz daha derine indiğimizde, zihinsel ve hatta spiritüel düzlemde başka hareket ettiricilerle karşılaşırız:

Arzu, hırs, prestij, kibir, cehalet, bilgi arayışı, ideal, anlam arayışı…

Buda’nın öğretilerinde acının kaynakları arasında arzu ve cehaletin önemli bir yeri vardır. İnsan, sahip olmadığı şeyi istemekle, sahip olduğuna bağlanmakla ve gerçekliği olduğu gibi görememekle kendisine yeni acılar yaratabilir.

Hint düşüncesinin önemli metinlerinden Mahabharata da benzer bir sorunun peşinden gider:

İnsan doğruyu bildiği hâlde neden yanlışı seçer?

İnsanın içindeki hırs, öfke ve bencillik, bildiği doğruyu gölgeleyebilir. Kimi zaman insan başkasının acısını görmezden gelerek “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” der. Fakat görmemek, gerçeğin ortadan kalkması anlamına gelmez.

Cehalet yalnızca hiçbir şey bilmemek değildir.

Bazen bildiğini sandığın şeyin seni yönetmesine izin vermektir.

Aynı Olay, Farklı İnsanlar

Bir yardım kampanyasında toplanan parayı ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak malzemeleri kendi çıkarı için kullanan insanı ne hareket ettirir?

Savurganlık, sorumsuzluk veya kişisel çıkar…

Öte yandan, büyük bir felaketin ardından aylar boyunca gönüllü olarak çalışan; önce büyük enkaz parçalarını kaldıran, sonra küçük parçaları tek tek ayıklayan ve sonunda yaşam alanlarını yeniden düzenleyen insanları ne harekete geçirir?

Sorumluluk duygusu mu?

Dayanışma mı?

Görev bilinci mi?

İnsan sevgisi mi?

Yoksa bunların hepsinin üzerinde, insanı kendisinin ötesine taşıyan başka bir şey mi?

Bir insan doğru ile yanlışı birbirine karıştırabilir.

Bir başkası ise durup sorabilir:

“Bunlardan hangisi doğru, hangisi yanlış?”

İşte belki de insanın gelişimi tam burada başlar.

Çünkü önemli olan yalnızca hareket etmek değildir.

Nereye doğru hareket ettiğimizi bilmek gerekir.

Bizi Gerçekten Ne Hareket Ettiriyor?

Öyleyse sorumuzu yeniden soralım:

Bizi hareket ettiren nedir?

Her gün seçimler yapıyoruz ve hayatımızı bir yöne doğru sürüklüyoruz.

Peki bunun farkında mıyız?

Bizi hareket ettiren gücü tanıyor muyuz?

Her gün konuşuyoruz, paylaşıyoruz, soruyoruz, anlatıyoruz.

Ağzımızdan çıkan her söz sanki bir limandan ayrılan gemi gibi dünyaya doğru yol alıyor.

Peki o gemiyi hareket ettiren rüzgârın nereden estiğini biliyor muyuz?

Her gün seviyor, sevmiyor, kızıyor, âşık oluyor, güceniyor, gurur duyuyoruz.

Duygularımız yükseliyor, alçalıyor.

Göğsümüzü doldurup boşaltan bu dalganın kaynağını görebiliyor muyuz?

Ve her gün zihnimizden yüzlerce düşünce geçiyor:

“Benim.” “Benim değil.” “Ben yaptım.” “Ben asla öyle yapmam.” “Ben olsaydım böyle yapardım.” “Böyle de yapılır mı?” Bu düşünceler bizi yönlendiriyor, biz de onların yönünde hareket ediyoruz. Sonra sonuçlarıyla karşılaştığımızda bazen şaşırıyor ve:

“Neden hep beni buluyor?” diye soruyoruz.

Oysa belki de hayatımızın bazı sonuçları, farkında olmadığımız iç hareketlerimizin doğal devamıdır.

Kendimizi Yönetmek

İngilizcedeki manage ve conduct kelimelerinin kökenlerine baktığımızda, her ikisinin de tarihsel olarak yönlendirme, yönetme ve hareket ettirme anlamlarıyla bağlantıları olduğunu görürüz. Conduct özellikle Latince conducere —“bir araya getirmek, birlikte götürmek”— köküne dayanır.

Bu açıdan insanı düşünmek ilginçtir.

Çünkü insan; bedeni, duyguları, düşünceleri, arzuları, korkuları, idealleri ve anlam arayışıyla adeta birçok farklı gücün bir araya geldiği bir bütündür.

Öyleyse asıl soru şudur:

Bütün bu güçleri kim yönetiyor?

Dürtülerimizi biz mi yönetiyoruz, yoksa dürtülerimiz mi bizi?

Öfkemizi biz mi taşıyoruz, yoksa öfkemiz mi bizi taşıyor?

Arzularımız bizim araçlarımız mı, yoksa biz onların aracı mıyız?

Korkularımızı tanıyor muyuz?

Hırslarımızı görüyor muyuz?

Neye bağlandığımızı, neden sevdiğimizi, neden kızdığımızı, neden vazgeçtiğimizi biliyor muyuz?

Kısacası:

Kendimizi tanıyor muyuz?

Kendini Tanımayan İnsan

Kendini tanımayı önemsemeyen insanın dış dünyası çoğu zaman yalnızca bir kabuktan ibaret kalır. Kabuk güçlü görünebilir.Fakat içi boşsa, en küçük darbede kırılabilir.

İnsan da böyledir.

Hayat her zaman istediğimiz gibi davranmaz. Kaybederiz. Haksızlığa uğrarız. Başarısız oluruz. Sevilmeyebiliriz. Planlarımız bozulur. Bazen bütün düzenimiz bir anda değişir. İşte böyle zamanlarda insanın gerçek dayanağı ortaya çıkar. Dışarıda neye sahip olduğumuzdan çok, içeride neye dayandığımız önem kazanır. Bu nedenle kendini tanımak yalnızca psikolojik bir merak değildir. Kendini tanımak, kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmeye başlamak, felsefedir.

Çünkü insan, kendisini hareket ettiren güçleri tanımadıkça, onların yönünde sürüklenmeye devam eder.

Felsefe ise bize tam burada başka bir imkân sunar:

Sorgulamak.

Ayırt etmek.

Ve kendi içimizde bizi yöneten güçleri tanımaya başlamak.

Belki de özgürlük, istediğimiz her şeyi yapmak değildir.

Belki özgürlük, bizi neyin hareket ettirdiğini görebilecek kadar uyanık olmak ve bizi nereye götürdüğünü seçebilecek kadar güçlü olmaktır.

Bu yüzden insanın kendisini tanıması, yalnızca kendisiyle ilgili değildir.

Kendini tanıyan insan, başkasına nasıl davrandığını da görmeye başlar.

Öfkesini tanıyan insan, öfkesinin kendisini nereye götürdüğünü görür.

Korkusunu tanıyan insan, korkusunun hayatını yönetmesine izin vermemeyi öğrenebilir.

Ve idealini tanıyan insan, hayatına bir yön verebilir.

Belki de felsefenin en büyük sorularından biri tam burada ortaya çıkar:

“Nasıl yaşamalıyım?”

Çünkü hayat yalnızca hareket etmek değildir.

Bir yöne doğru hareket etmektir.

Ve insanın gerçek yolculuğu, dış dünyada ne kadar ilerlediğinden önce, kendisini hareket ettiren güçleri tanımaya başladığı anda başlar.

Kendimizi tanımayı, içimizdeki güçleri ayırt etmeyi ve onları daha yüksek bir amaç doğrultusunda yönetmeyi öğrenmek…

Belki de insan olmanın en önemli eğitimlerinden biridir.

Her birimizin zihninin; arzuların, korkuların ve çıkarların peşinden sürüklenmek yerine doğruyu, adaleti, güzeli ve iyiyi arayan bir zihne dönüşmesi dileğiyle…

Bizi bir yaşam idealine davet eden Felsefe ile tanışın.

Oya uysal

2013

ARAŞTIRMALAR

Şeyh Edebali, Adalet ve Osmanlı’nın Kuruluş Felsefesi

Giriş: Bir Devletin Kuruluşu, Bir Teşkilat Meselesinden Fazlasıdır

Bir devlet yalnızca bir toprak parçasını fethederek kurulmaz. Bir ordunun zaferi siyasi iktidarı başlatabilir; fakat o iktidarın kalıcı bir düzene dönüşebilmesi için insanları bir arada tutacak bir ahlaka, yönetecek bir hukuka, aktaracak bir eğitime, üretecek bir toplumsal örgütlenmeye ve bütün bunlara anlam verecek bir dünya görüşüne ihtiyaç vardır. Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunu bu açıdan düşündüğümüzde karşımıza yalnızca Osman Gazi’nin kılıcı değil, o kılıcın hangi sınırlar içinde kullanılacağını belirleyen bir zihniyet çıkar.

Bu zihniyetin önemli isimlerinden biri Şeyh Edebali’dir.

Literatür çalışmalarının ortaklaştığı temel nokta, Edebali’nin yalnızca Osman Gazi’nin kayınpederi veya rüya tabir eden bir mutasavvıf olarak değerlendirilmesinin yetersiz olduğudur. O; hukuk, adalet, tasavvuf, toplumsal dayanışma ve siyasi meşruiyet alanlarının kesiştiği bir noktada durmaktadır. Bu kurucu felsefenin ve toplumsal harcın merkezinde ise Şeyh Edebali figürü yer alır. Edebali, sadece münzevi bir mistik değil; fıkıh birikimini tasavvufi ahlak ve Ahi teşkilatlanmasıyla birleştiren, devlete ruh ve idari yön veren sentetik bir düşünürdür. Gibbons’ın da vurguladığı üzere Söğüt civarındaki durgun bir kabile yapısının dinamik bir devlete dönüşmesi, Edebali’nin temsil ettiği dönüştürücü akıl ve adalet odaklı kurumlaşma hamlesinin bir sonucudur. Özellikle kaza ve ifta görevleri, zaviye[1] çevresindeki toplumsal faaliyetleri, Osman Gazi ile ilişkisi ve Ahi çevreleriyle bağlantısı birlikte düşünüldüğünde, Edebali’nin kuruluş sürecinde bir “kurucu akıl” işlevi gördüğü ileri sürülebilir.[1] Halil İnalcık ve Herbert Adams Gibbons, Edebali’nin sadece mistik bir derviş değil, Karaman ve Şam’da tahsil görmüş bir fıkıh alimi (hukukçu) olarak beyliğin ilk kadısı ve müftüsü olduğunu, idari yapıya adalet merkezli hukuki bir nitelik kazandırdığını vurgular. Ömer Lütfi Barkan ve Mustafa Kara, Edebali’nin zaviyesini sadece dini bir mekân değil; iskân, asayiş, ikram ve kamu hizmetlerinin yürütüldüğü, göçebe kitleleri yerleşik Dârülislam düzenine entegre eden idari-sosyal bir “sosyal mühendislik” merkezi olarak tanımlar.

Buradaki temel felsefi soru şudur: Bir topluluk ne zaman devlete dönüşür? Belki de cevap, gücün örgütlenmesi kadar, gücün ahlakla sınırlandırılmasında aranmalıdır.

Gelişme: Kılıçtan Kuruma, Kurumdan Kültüre

Osmanlı’nın kuruluşunu yalnızca askeri başarılarla açıklamak, kuruluşun toplumsal boyutunu gözden kaçırmak olur. Köprülü, İnalcık, Barkan, Kafadar, Ocak ve Haşim Şahin çizgisindeki değerlendirmeler, Osmanlı oluşumunun farklı toplumsal ve dini zümrelerin birbirleriyle kurduğu ilişkiler içinde gerçekleştiğini göstermektedir. Gaziler askeri dinamizmi, ahiler ekonomik ve toplumsal örgütlenmeyi, dervişler manevi rehberliği, fakihler ise hukuki ve eğitsel zemini temsil etmektedir.[2]

Edebali tam da bu farklı alanların kesişiminde görünür hale gelir.

  1. Organizatif Boyut: Gücün Kuruma Dönüşmesi

Edebali’nin Osman Gazi ile ilişkisi, yalnızca ailevi bir bağ olarak değil, askeri güç ile toplumsal-manevi otoritenin buluşması olarak yorumlanmaktadır. Köprülü ve İnalcık’a ilişkin metinlerde, Osman Bey’in askeri gücü ile Edebali’nin temsil ettiği hukuk, ahlak ve toplumsal otoritenin birbirini tamamladığı vurgulanır.[3]

Bu açıdan Edebali’nin etkisi doğrudan “şu kurumu kurdu” biçiminde değil, daha temel bir düzeyde okunabilir: İktidarın örgütlenme biçimine bir ilke kazandırmak.

Kaza ve ifta görevleri burada özellikle önemlidir. Edebali’nin hukuk bilgisi ve kadılık işlevi, henüz kurumsal yapısı oluşmakta olan beyliğin yönetimini yalnızca kişisel iradeye bırakmayan bir anlayışın başlangıcı olarak sunulmaktadır. Böylece “beyin gücü” ile “hukukun ölçüsü” arasında bir ayrım ortaya çıkar.[4]

Bu ayrım, devlet düşüncesinin en önemli eşiklerinden biridir. Çünkü devlet, yalnızca hükmeden kişinin gücü olmaktan çıkıp bir düzen fikrine dönüşmeye başladığında ortaya çıkar.

Zaviyeler de bu organizatif dönüşümün başka bir boyutunu oluşturur. Barkan’ın çalışmasına göre zaviyeler yalnızca dini mekânlar değildir; tarımsal üretimin başlatıldığı, yolların güvenliğinin sağlandığı, insanların yerleşik hayata geçişinin desteklendiği ve toplumsal ilişkilerin düzenlendiği merkezlerdir.[5]

Dolayısıyla Edebali’nin temsil ettiği yapı, soyut bir mistisizmden ibaret değildir. Maneviyat, gündelik hayatın organizasyonuna dönüşmektedir.

  1. Eğitsel ve Kültürel Boyut: İnsan Nasıl Topluma Dönüşür?

Bir devletin uzun ömürlü olması için yalnızca insanları yönetmek yetmez; onları ortak bir değer dünyasında buluşturmak gerekir.

Ahilik burada önemli bir işlev üstlenir. Dosyada Ahilik; mesleki eğitim, ahlak, dayanışma, disiplin ve sosyal sorumluluk ilkeleriyle tanımlanmaktadır. İnsan yalnızca bir üretici değil, aynı zamanda ahlaki sorumluluk taşıyan bir toplumsal varlıktır.[6] Ahilik teşkilatı ve fütüvvet anlayışıyla kurduğu bağ, Yamak-Çırak-Kalfa-Usta silsilesiyle hem mesleki hem de askeri ve ahlaki bir eğitim düzeni yaratmıştır.

Bu anlayışın Edebali çevresindeki karşılığı, insanın eğitilmesi ile toplumun düzenlenmesinin birbirinden ayrılmamasıdır. Bir insanın meslek öğrenmesi, ahlak öğrenmesi; bir toplumun üretmesi ise aynı zamanda dayanışma üretmesi anlamına gelir.

Bu nedenle Edebali’nin etkisini yalnızca siyasi kararlar üzerinde değil, insan yetiştirme anlayışı üzerinde de aramak gerekir. Edebali’nin öğrencisi Dursun Fakih’in daha sonra kadılık ve müftülük görevlerini üstlenmesi, bu etkinin bireysel bir ilişkiden kurumsal bir devamlılığa dönüşmesinin örneği olarak gösterilebilir.[7]

Burada eğitim, yalnızca bilgi aktarımı değildir. Eğitim, devletin gelecekte nasıl yönetileceğinin hazırlanmasıdır.

Adalet de bu eğitimin merkezindedir. Edebali’nin Osman Gazi’ye yönelik nasihatleri üzerinden aktarılan anlayışta güçten önce adalet; öfkeden önce sabır, cezalandırmadan önce bağışlayıcılık ve hoşgörü öne çıkar.[8]

Bu nedenle Edebali’nin siyaset düşüncesinin merkezinde “güçlü devlet”ten önce adil devlet düşüncesinin bulunduğu söylenebilir.

  1. Kültürel ve Toplumsal Boyut: Farklılıkları Bir Arada Tutmak

Osmanlı Beyliği’nin doğduğu “uç” coğrafyası, Kafadar’ın yaklaşımı üzerinden, farklı kültürlerin ve inançların karşılaştığı akışkan bir alan olarak tanımlanmaktadır. Göçebe ve yerleşik, Müslüman ve Hristiyan, Sünni ve heterodoks unsurlar henüz kesin sınırlarla birbirlerinden ayrılmış değildir.[9]

Bithynia sınırındaki etnik ve dini heterojenlik, Edebali’nin kaza ve ifta mekanizması aracılığıyla tesis ettiği adil yönetim anlayışı sayesinde çatışmaya dönüşmeden bir arada yaşam kültürüne evrilmiştir.

Böyle bir ortamda devletin başarısı, yalnızca askeri üstünlüğe değil, farklılıkları aynı toplumsal düzen içerisinde yaşayabilir hale getirebilmesine bağlıdır.

Ocak’ın yaklaşımına göre, Edebali’nin temsil ettiği tasavvufi anlayışın esnek, kuşatıcı ve barışçıl niteliğine özellikle dikkat çekmektedir. Derviş çevreleri göçebeler, köylüler, kentliler ve gayrimüslim halk arasında geçişkenlik sağlayan bir toplumsal bağ işlevi görmüştür.[10]

Barkan’ın zaviyelere ilişkin değerlendirmesi de bu tabloyu tamamlar: Zaviyeler farklı din ve etnik kökenlerden insanlara açık sosyal merkezler olarak çalışmış; böylece yeni siyasi yapıyla toplumsal uyumu kolaylaştırmıştır.[11]

Bu noktada Edebali’nin felsefi etkisi daha açık hale gelir: Devlet, farklılıkları yok ederek değil, onları bir adalet düzeni içerisinde birlikte yaşatabilerek güçlenmektedir.

  1. İdeolojik ve Mistik Boyut: Devlete Bir Anlam Vermek

Bir devletin yalnızca kurumlara değil, bir anlatıya da ihtiyacı vardır. İnsanlar yalnızca “yönetilmek” için değil, bir anlam etrafında birleşmek için de topluluk oluştururlar.

Osman Gazi’nin Edebali’nin zaviyesinde gördüğü rüya —Osman Bey’in göğsünden çıkan ve tüm âlemi kaplayan ağaç— ve Edebali’nin bu rüyayı yorumlaması, siyasi iktidarın manevi meşruiyet kazanmasının sembolik ifadesi olarak ele alınmaktadır.

Ancak burada önemli olan yalnızca rüyanın kendisi değildir. Rüya, siyasi iktidarı daha büyük bir anlam dünyasına bağlayan bir semboldür. İslam öncesi Türk devlet geleneğindeki kut anlayışının İslami bir çerçevede yeniden yorumlanması, hanedanın iktidarını ilahi irade ile ilişkilendiren bir meşruiyet anlatısı yaratmıştır.

Fakat bu mistik meşruiyetin yanında bir ahlaki meşruiyet de vardır. Edebali’nin temsil ettiği düşüncede iktidar, yalnızca hükmetme hakkı değildir; adalet üretme yükümlülüğüdür.

Burada mistisizm ile siyaset arasında ilginç bir ilişki ortaya çıkar: Tasavvuf, iktidarı kutsamakla yetinmez; ona bir sorumluluk da yükler. İktidarın meşruiyeti, yalnızca gökten geldiği düşünülen bir işaretten değil, insanlara nasıl davrandığından da kaynaklanır.

Kafadar’ın ifade ettiği Perso-İslam siyaset geleneğindeki “adil hükümdar” ve “Adalet Dairesi” felsefesi, Edebalı’nın pratiğinde somutlaşmıştır. Tarık Buğra’nın Osmancık romanında “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” şeklinde kavramsallaştırdığı bu tutum, siyasi gücü insan odaklı ahlaki bir sınırlandırmaya tabi tutmuştur.

Sonuç: Devletin Mayası

Şeyh Edebali’nin Osmanlı’nın kuruluşundaki rolünü yalnızca “manevi kurucu” kavramıyla açıklamak eksik kalır. Edebali’nin daha kapsamlı bir konumda bulunduğu görülmektedir.

O, bir taraftan kaza ve ifta yoluyla hukuki düzenin, diğer taraftan zaviye ve Ahi çevreleriyle toplumsal organizasyonun, eğitim ve ahlak anlayışıyla insan yetiştirme kültürünün, adalet ve hoşgörü vurgusuyla yönetim etiğinin, rüya ve tasavvuf üzerinden ise siyasi meşruiyetin oluşumunda simgesel ve tarihsel bir merkez haline gelmektedir.

Bu nedenle Osmanlı’nın kuruluşunu yalnızca bir fetih hikâyesi olarak okumak yerine, bir medeniyet organizasyonu olarak okumak daha açıklayıcıdır. Kılıç sınırları genişletmiş olabilir; fakat o sınırların içinde insanların birlikte yaşayabilmesini sağlayan şey hukuk, ahlak, eğitim, dayanışma ve ortak anlam dünyasıdır.

Belki de Edebali’nin asıl önemi burada ortaya çıkar: O, devleti yalnızca “nasıl büyüyeceği” üzerinden değil, “nasıl bir devlet olması gerektiği” üzerinden düşündüren figürdür.

Bu açıdan Osmanlı kuruluş felsefesinin temelinde tek başına iktidar değil, iktidarın sınırlandırılması; yalnızca fetih değil, iskân; yalnızca yönetim değil, eğitim; yalnızca din değil, toplumsal bütünleşme; yalnızca güç değil, adalet vardır.

Ve bütün bunların kesiştiği yerde şu felsefi önerme belirir:

Devlet, insan üzerinde kurulan güç değil; insan için kurulan düzendir.

Dipnotlar

[1] Halil İnalcık, Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları (1302-1481), İstanbul: İSAM Yayınları, 2010; dosyadaki özet, Edebali’nin fıkıh, kaza-ifta, Ahilik/Vefâîlik ve toplumsal liderlik boyutlarını birlikte ele almaktadır.

[2] Haşim Şahin, Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Dinî Zümreler (1299-1402); dervişler, fakihler, gaziler ve ahilerin kuruluş sürecindeki farklı işlevleri açıklanmaktadır.

[3] M. Fuad Köprülü, Osmanlı Devletinin Kuruluşu; Osman Bey ile Edebali arasındaki ilişkinin askeri güç ile toplumsal-dini otoritenin bütünleşmesi olarak yorumlandığı görülmektedir.

[4] İnalcık, Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları; Edebali’nin kaza ve ifta görevlerinin erken Osmanlı yönetimine adalet merkezli hukuki ve idari bir nitelik kazandırdığı aktarılmaktadır.

[5] Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Kolonizatör Türk Dervişleri”; zaviyelerin üretim, güvenlik, iskân ve sosyal entegrasyon işlevleri vurgulanmaktadır.

[6] Ahilikte ahlak, adalet, dayanışma ve mesleki örgütlenmenin birlikte ele alındığını göstermektedir.

[7] Bilecik Valiliği kaynaklı içerikte; Edebali’nin öğrencisi ve damadı Dursun Fakih’in sonraki kadı ve müftü olarak konumunu aktarmaktadır.

[8] Edebali değerlendirmesi; Osman Gazi’ye yönelik öğütlerde adalet, hoşgörü, sabır ve bağışlayıcılığın vurgulandığını belirtmektedir.

[9] Cemal Kafadar, İki Cihan Âresinde: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu; uç kültürünün heterojen ve geçişken yapısı açıklanmaktadır.

[10] Ahmet Yaşar Ocak’ın çalışmalarında; Edebali’nin çevresi ve esnek, kuşatıcı, barışçıl toplumsal anlayışı üzerinde durmaktadır.

[11] Barkan, “Kolonizatör Türk Dervişleri”; zaviyelerin farklı din ve etnik kökenlere sahip insanları bir araya getiren sosyal merkezler olarak işlev gördüğü aktarılmaktadır.

Kaynakça

Barkan, Ömer Lütfi. “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Kolonizatör Türk Dervişleri.” Vakıflar Dergisi, Sayı 2, 1942.

Gibbons, Herbert Adams. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu. Çev. Ragıp Hulusi; Latinize ve düzenleyen Anıl Göç. 2016 [1916/1928].

İnalcık, Halil. Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları (1302-1481). İstanbul: İSAM Yayınları, 2010.

Kafadar, Cemal. İki Cihan Âresinde: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu. İstanbul: Metis Yayınları.

Köprülü, M. Fuad. Osmanlı Devletinin Kuruluşu. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1999.

Ocak, Ahmet Yaşar. Ahilik ve Şeyh Edebali: Osmanlı Devletinin Kuruluş Tarihi Açısından Bir Sorgulama. İslâmî Araştırmalar, XII/3-4, 1999.

Ocak, Ahmet Yaşar. Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15.-17. Yüzyıllar). İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

Ocak, Ahmet Yaşar. Anadolu Sûfîliğinin Heterodoks Paradigması: Alevîliğin Tarihsel Arka Planı (13.-16. Yüzyıllar). İstanbul: İletişim Yayınları, 2020.

Şahin, Haşim. Osmanlı Devletinin Kuruluş Döneminde Dinî Zümreler (1299-1402). Marmara Üniversitesi, Doktora Tezi, 2007.

Buğra, Tarık. Osmancık. 1983.

 

[1] Ç.n. küçük tekke

Tarih boyunca iktidar, düzen ve liyakat arasındaki ilişki sürekli yeniden kurulmuştur. İyi bir yönetici olmak, yalnızca güç sahibi olmak ya da bir makama yükselmek anlamına gelmez. Asıl mesele, sahip olunan yetkiyi nasıl kullandığımızdır. Düzeni kurmak, onu korumak, sorumlulukları yerine getirmek, adaleti gözetmek ve gerektiğinde mevcut düzeni geliştirmek gerçek bir yöneticiliğin temelini oluşturur.

Bu açıdan bakıldığında, bundan yaklaşık 3300 yıl önce yaşamış olan Hitit Kraliçesi Puduhepa oldukça dikkat çekici bir örnektir. Onun hikâyesi, yalnızca antik çağda önemli bir konuma yükselmiş bir kadının hikâyesi değildir. Aynı zamanda bir insanın kendisine verilen makamı nasıl bir sorumluluğa, bilgiyi nasıl kurumsal bir güce ve yetkiyi nasıl kalıcı bir etkiye dönüştürebileceğinin hikâyesidir.

Puduhepa’nın yaşamına baktığımızda önemli bir ayrım ortaya çıkar: Makam ile liyakat aynı şey değildir. Bir insanın kraliçe, yönetici ya da herhangi bir makamın sahibi olması, tek başına onun liyakatli olduğunu göstermez. Makam yalnızca bir alan açar. O alanı dolduran ise kişinin bilgisi, emeği, iradesi ve yaptığı iştir.

Puduhepa’nın hayatında tam olarak bunu görürüz.

Bir makamdan daha fazlası

Puduhepa, Kizzuwatna (Çukurova) bölgesindeki Lawazantiya (Ceyhan) kentinde, dinî kurumların merkezinde bulunan bir ailede yetişmiştir. Babası bir rahiptir. Dolayısıyla Puduhepa’nın çocukluk ve gençlik yılları, ritüellerin, dinî bilginin ve kurumsal düzenin içinde şekillenmiştir.

Daha sonra III. Hattuşili ile evlenir. Hattuşili başlangıçta büyük kral değildir; ancak ilerleyen dönemde Hitit tahtına çıkar ve Puduhepa da Büyük Kraliçe, yani Tawananna olur.

Fakat asıl hikâye burada başlar.

Çünkü Puduhepa’nın değeri yalnızca kraliçe olmasından kaynaklanmaz. O, sahip olduğu makamın sunduğu imkânları kullanarak farklı alanlarda sorumluluk üstlenir ve zamanla etkisini genişletir.

Dinî yaşamdan devlet yönetimine, arşivlerden ekonomiye, hukuktan diplomasiye kadar uzanan geniş bir alanda etkinlik gösterir.

Bu nedenle Puduhepa’yı yalnızca “güçlü bir kadın” olarak tanımlamak eksik kalır. Onun asıl dikkat çekici yönü, gücü sorumluluğa dönüştürmesidir.

Düzeni kurmak

Puduhepa’nın hayatında düzen kavramı çok önemli bir yer tutar. Ancak burada düzeni yalnızca her şeyin yerli yerinde olması şeklinde düşünmemek gerekir.

Düzen aynı zamanda bir ritimdir.

Doğaya baktığımızda bunu kolaylıkla görebiliriz. Gece ve gündüzün birbirini izlemesi, mevsimlerin dönüşümü, canlıların büyümesi ve bedenimizin ritimleri belirli bir düzen içinde gerçekleşir. Sağlıklı bir kalp de kendi ritmi içinde çalışır. Düzen, burada dışarıdan uygulanan bir baskı değil, parçaların doğru zamanda ve doğru biçimde işleyebilmesini sağlayan bir uyumdur.

İnsan hayatındaki düzen de buna benzer.

Belki de düzeni en yalın biçimde şöyle ifade edebiliriz: Her şey için bir yer ve bir an olması.

Yani yalnızca bir şeyin bir yerde bulunması değil; doğru yerde, doğru zamanda ve doğru ilişki içinde bulunması.

Bu düşünce bizi doğrudan adalet kavramına götürür. Çünkü adalet de yalnızca hukuki anlamda haklıya hakkını vermek değildir. Daha derin anlamıyla adalet, her şeyin kendi yerini, kendi ölçüsünü ve kendi hakkını bulmasıdır.

Bu nedenle düzen ve adalet birbirinden ayrı düşünülemez.

Puduhepa’nın hayatında bu anlayışı somut biçimde görebiliriz. O, bilgilerin korunmasına önem verir, eski metinlerin araştırılmasını ve kopyalanmasını sağlar, ritüellerin devamlılığını gözetir. Ekonomik kaynakların ve saray varlıklarının kayıt altında tutulmasıyla ilgilenir. Hukuki meselelerde aktif rol alır. Devletler arasındaki ilişkileri yürütür.

Böylece düzen onun için soyut bir fikir olmaktan çıkar; bilgiye, ekonomiye, hukuka, diplomasiye ve günlük yaşama dönüşür.

Bilgiyi korumak, geleceği korumaktır

Puduhepa’nın en dikkat çekici özelliklerinden biri de kurumsal hafızaya verdiği önemdir.

Eski tabletlerin araştırılması, metinlerin yeniden kopyalanması ve arşivlenmesi için çalışmalar yürütülmesini sağlamıştır. İlk bakışta bu faaliyetler sıradan bir bürokratik işlem gibi görülebilir. Oysa bir devlet için bilgi, yalnızca geçmişe ait bir hatıra değildir. Bilgi, geleceğin kurulmasını sağlayan hafızadır.

Bir toplum geçmişte ne yaptığını, hangi kurallara sahip olduğunu, hangi ritüelleri ve uygulamaları sürdürdüğünü hatırlayabiliyorsa, kendi sürekliliğini de koruyabilir.

Bu nedenle Puduhepa’nın yazılı kültüre verdiği önem, onun düzen anlayışının önemli bir parçasıdır.

Bugün için de aynı ilke geçerlidir. Bir kurumun bilgiyi kişilerin hafızasına bırakmak yerine kaydetmesi, paylaşması ve sistemleştirmesi, o kurumun geleceğini güvence altına alır.

Düzenin sınırları saray duvarları değildir

Puduhepa’nın etkisi yalnızca Hitit ülkesinin sınırları içinde kalmamıştır. Mısır Firavunu II. Ramses ile doğrudan yazışmış, diplomatik meselelerde aktif rol almış ve Hitit-Mısır ilişkilerinde önemli bir aktör olmuştur.

Dönemin en güçlü hükümdarlarından biriyle iletişim kurarken kendisini yalnızca kralın eşi olarak konumlandırmamış, kendi ülkesinin ve kendi makamının temsilcisi olarak hareket etmiştir.

Bu durum bize önemli bir başka liyakat göstergesi sunar: Sorumluluk arttıkça insanın kendisine duyduğu güvenin de artması gerekir.

Ancak bu özgüven, gösteriş veya güç tutkusu değildir. Kendi görevini bilmekten doğan bir özgüvendir.

Puduhepa’nın gücü, “Ben güçlüyüm” demesinden değil, üzerine aldığı sorumlulukları yerine getirmesinden doğar.

Liyakat mücadele içinde ortaya çıkar

Liyakat doğuştan tamamlanmış bir özellik değildir. İnsan sahip olduğu yetenekleri ancak emek vererek gerçek bir yetkinliğe dönüştürebilir.

Bu nedenle liyakat ile mücadele arasında güçlü bir bağ vardır.

Mücadele yalnızca dışarıdaki engellerle savaşmak değildir. Bazen insanın kendi bilgisizliğiyle, eksiklikleriyle, korkularıyla ve henüz gerçekleştiremediği potansiyeliyle karşılaşmasıdır.

Her çaba, insanda daha önce görünmeyen bir imkânı ortaya çıkarır.

Puduhepa’nın yaşamına baktığımızda da onun liyakatini yalnızca sahip olduğu unvanlarda değil, üstlendiği sorumlulukların gerektirdiği sürekli çalışmada görmek gerekir.

Bir makam insana bir kapı açabilir. Fakat o kapının ardında ne yapılacağı kişinin kendi iradesine bağlıdır.

Gerçek güç: Kendi yerini bulmak

Puduhepa’nın hikâyesinden çıkarılabilecek en önemli derslerden biri de güç ile tevazu arasındaki ilişkidir.

Alçakgönüllülük, kişinin kendisini küçültmesi değildir. Kendi yerini bilmesidir.

İnsan kendi görevini bildiğinde yaptığı işi küçümsemez. Aynı zamanda kendisine ait olmayan bir yere ulaşmak için sürekli mücadele etmek zorunda da hissetmez.

Gerçek liyakat, sürekli görünür olmaya çalışmak değil; yapılması gereken işi, gereken yerde ve gereken zamanda, elinden gelenin en iyisini yaparak gerçekleştirebilmektir.

Belki de düzen kavramının insan hayatındaki en güzel karşılığı budur:

Kendi yerini bulmak, kendi işini yapmak ve onu hakkıyla yapmak.

Puduhepa’nın yaşamı bize, bir insanın kendi hayatındaki düzeni kurmadan çevresinde kalıcı bir düzen oluşturamayacağını düşündürür. Kişisel disiplin, kurumsal sorumluluğa; kurumsal sorumluluk ise toplumsal düzene dönüşebilir.

Bu yüzden Puduhepa’yı yalnızca geçmişte yaşamış bir kraliçe olarak değil, bugün de üzerinde düşünülmesi gereken bir insan modeli olarak okuyabiliriz.

Onun hikâyesinde makam liyakate dönüşür; bilgi hafızaya, sorumluluk otoriteye, disiplin düzene ve düzen adalete ulaşır.

Sonunda karşımıza çıkan şey yalnızca başarılı bir yönetici portresi değildir. Daha derin bir fikir vardır:

Liyakat, düzenin karşıtı değildir. Liyakat, düzenin içinde gelişir ve geliştikçe düzeni de dönüştürür.

Puduhepa’nın binlerce yıl öncesinden bugüne ulaşan mirası belki de tam olarak budur. İnsan kendisine verilen yeri yalnızca işgal etmekle yetinmez; o yeri anlamlandırır, sorumluluğunu üstlenir ve yaptığı iş aracılığıyla bütüne katkıda bulunursa, kişisel yetkinlik kalıcı bir değere dönüşebilir.

Düzen dışarıdan dayatılan bir güç olmak zorunda değildir. Asıl düzen, insanın kendi yaşamında başlayan; oradan ailesine, işine, kurumlarına ve nihayet topluma yayılan bir iç disiplindir.

Ve belki de liyakatin en sade tanımı şudur:

Kendi yerini bilmek, sorumluluğunu üstlenmek ve bulunduğun yeri olduğundan daha iyi bırakmak.

Bir insan ne zaman gerçekten kazanmış olur? Rakibini geçtiğinde mi, madalyayı aldığında mı, yoksa kendi sınırlarını aştığında mı?

Antik Yunan dünyasının kanatlı zafer tanrıçası Nike, bize bu soruyu sormak için ilginç bir kapı açar. Bugün Nike adını spor dünyasından, özellikle de bir spor markasından tanıyoruz. Oysa bu isim yaklaşık 2.500 yıl önce Yunan dünyasında çok daha derin bir anlam taşıyordu. Nike, zaferin kişileştirilmiş biçimiydi. Savaşlarda, yarışmalarda ve atletik karşılaşmalarda elde edilen üstünlüğü temsil ediyordu.

Fakat Nike’yi yalnızca “kazanan tanrıça” olarak görmek, onun sembolik anlamını daraltır. Çünkü antik dünyada zafer yalnızca sonucun kendisi değildi. Zafer; mücadele, gayret, güç, hareket, onurlandırma ve hafıza ile düşünülüyordu.

Zafer kendiliğinden gelmez

Hesiodos’un Theogonia‘sında Nike, Pallas ile Styx’in kızı olarak anlatılır. Kardeşleri arasında Kratos, Zelos ve Bia bulunur. Bu figürlerin her biri zaferin ortaya çıkışında farklı bir gücü temsil eder: Zelos azim ve gayreti, Kratos gücü ve iktidarı, Bia ise kuvveti ve zorlayıcı gücü simgeler. Nike ise bütün bu sürecin sonunda ortaya çıkan zaferdir.

Bu açıdan bakıldığında zafer bir anda ortaya çıkan bir sonuç değil, bir süreçtir:

Zelos → Kratos ve Bia → mücadele → Nike

Önce bir istek, bir hedef ve harekete geçme arzusu vardır. Ardından güç toplanır, engellerle karşılaşılır ve mücadele başlar. Mücadelenin sonunda elde edilen üstünlük Nike ile görünür hâle gelir.

Bu nedenle Nike yalnızca “kazandım” demek değildir. “Mücadele ettim, sınırlarımı zorladım ve başardım” demektir.

Burada önemli olan bir başka ayrım da vardır: Başkasını yenmek ile insanın kendisini aşması aynı şey değildir. Rekabet yoluyla kazanılan başarı bazen kibir yaratabilir. Oysa insanın kendi üzerindeki zaferi, daha kalıcı bir dönüşüm yaratır. Gerçek zafer, yalnızca dışarıdaki rakibe karşı değil, insanın kendi içindeki korkuya, atalete, vazgeçme eğilimine karşı verdiği mücadelede de ortaya çıkar.

Kanatlar neden önemli?

Nike’nin en belirgin özelliği kanatlarıdır. Kanat, onun hareketli ve hızlı doğasını gösterir. Zafer sabit bir nesne değildir; gelir, hareket eder, bir yerden başka bir yere taşınır.

Bu anlamı erken dönem Nike heykellerinde açıkça görürüz. Delos’ta bulunan, yaklaşık MÖ 570–560 yıllarına tarihlenen Nike, koşar ya da uçar gibi tasarlanmıştır. Henüz sonraki dönemlerin sakin ve görkemli zafer figürü değildir. Bedeninde hareket vardır.

Yüzyıllar sonra yapılan Samothrake Nike’sinde de bu hareket duygusu doruğa ulaşır. Hellenistik dönemin bu ünlü heykeli, bir geminin pruvasına konmuş olarak tasarlanmıştır. Nike sanki rüzgârın içinden geçerek zafer anına ulaşmaktadır. Giysisinin rüzgârla savruluşu, kanatlarının açılışı ve bedeninin ileriye doğru hareketi, zaferi durağan bir sonuç olmaktan çıkarır.

Üstelik heykelin başı ve kolları günümüze ulaşmamıştır. Yüzü yoktur. Fakat bu eksiklik, Nike’nin etkisini azaltmaz. Tam tersine, bize zaferin yüzünden çok hareketini gösterir.

Sanki heykel şunu söyler:

Zaferin yüzünü değil, gelişini gör.

Bu nedenle Nike’nin kanatları yalnızca uçmayı değil, hareketi ve dönüşümü de temsil eder. Bir yere ulaşmak için önce hareket etmek gerekir. Zamanında atılmayan adım, çoğu zaman anlamını kaybeder. Zafer de doğru zamanda gösterilen çabanın sonucudur.

Zaferin hafızaya dönüşmesi

Nike’nin anlamı yalnızca sporla sınırlı değildir. Antik Yunan’da askeri zaferler de Nike aracılığıyla görünür hâle getiriliyordu.

Atina Akropolisi’nde bulunan ve Kallimachos ile Marathon Savaşı bağlamında ilişkilendirilen Nike buna güzel bir örnektir. Burada Nike yalnızca “zafer” değildir. Tarihsel bir olayın ve bir insanın kahramanlığının kamusal hafızaya dönüştürülmesini sağlar.

Kallimachos savaşta ölmüştür; fakat onun adı Nike figürü aracılığıyla hatırlanmaya devam eder. Böylece ortaya önemli bir ilişki çıkar:

Tarihsel olay → Nike → kamusal hafıza

İnsan ölebilir, fakat anlamlı bir mücadele ve onun hatırası yaşamaya devam edebilir.

Olympia’daki Paionios Nike’sinde ise başka bir boyut karşımıza çıkar. Yaklaşık MÖ 425 yılına tarihlenen heykel, geleneksel olarak Sphakteria zaferiyle ilişkilendirilir. Yaklaşık 12 metrelik yüksek bir kaide üzerinde gökyüzüne doğru yükselen Nike, yalnızca askeri başarıyı değil, zaferin tanrılara sunulmasını ve kamusal hafızada korunmasını da temsil eder.

Burada zafer, adak ve hafıza birbirine bağlanır:

Zafer → Tanrıya adak → Kamusal hafıza

Zaferden önce hazırlık vardır

Nike’nin her zaman uçuyor olması da gerekmez. Atina Akropolisi’ndeki ünlü “Sandalbinder” Nike, zafer tanrıçasını çok daha gündelik bir hareket içinde gösterir. Nike tek ayağı üzerinde durur ve diğer ayağındaki sandalını düzeltir ya da çıkarır.

İlk bakışta son derece basit bir hareket gibi görünür. Fakat figürün kutsal alan bağlamında düşünülmesi, sahneyi değiştirir. Nike kutsal mekâna girmeden önce hazırlanıyor gibidir.

Yani, Zaferin görkeminden önce hazırlık vardır.

İnsan çoğu zaman yalnızca sonuca bakar. Kupayı, madalyayı, alkışı görür. Oysa görünmeyen tarafta hazırlık, disiplin, tekrar ve sabır vardır. Nike’nin sandalını çıkarması, zaferin ihtişamından önce gelen bu hazırlık hâlini hatırlatır.

Zafer sadece kazanmak değildir

Nike’nin elindeki çelenk ve palmiye dalı da zaferin tanınmasını ve onurlandırılmasını simgeler. Antik vazolarda Nike’nin kazanana zafer çelengini uzattığını görürüz. Ancak burada da mesele yalnızca ödül değildir. Çelenk, verilen emeğin toplum tarafından tanındığını gösterir.

Nike’yi yalnızca “başkasını yenmenin” sembolü olarak okumak yerine, insanın kendi potansiyelini mücadele içinde gerçekleştirmesinin sembolü olarak düşünmek daha anlamlıdır.

Bir takım maçı kaybedebilir. Fakat mücadele etme biçimi, birbirine güvenmesi ve kriz anında yeniden ayağa kalkması yine de değer taşır. Bu nedenle zaferin karşıtı her zaman yenilgi değildir. Bazen zaferin gerçek karşıtı, mücadeleden vazgeçmektir.

İki bin yıldan fazla önce Yunanlılar zaferi kanatlı bir kadın figürüyle düşündüler. Bugün biz onu stadyumlarda, sahalarda ve spor karşılaşmalarında yeniden görüyoruz. Çünkü insan değişse de bir şey değişmiyor: İnsan kendisini aşmak, birlikte hareket etmek ve ortaya koyduğu emeğin anlamlı olduğunu görmek istiyor. Nike bize belki de en basit ama en güçlü şeyi hatırlatıyor:

Zafer yalnızca kazanmak değildir. Zafer, mücadeleyi anlamlı kılmak, kendi sınırını aşmak ve gerektiğinde başkalarıyla birlikte hareket ederek daha büyük bir bütüne katkıda bulunmaktır.