Kitap Özetleri

İnsanı Tanıma Sanatı – Alfred Adler

 Almancadan Çeviren: Kamuran Şipal 

  1. Baskı: Say Yayınları, 1985
  2. Baskı: Say Yayınları 2020

 Ruhsal Yaşamın Tanımı ve Dayandığı Temeller 

Yalnızca, devingen canlılar da ruhsal bir yaşam varlığını benimsemekteyiz. Ruh, devinim özgürlüğüyle alabildiğine sıkı bir ilişki içindedir. Belirli bir yere kök salmış canlılarda, yani bitkilerde irade ve akıl kısır bir nesne niteliğini koruduğu için ruhsal bir yaşamdan pek söz edilemez, zaten ilgili canlılar için ruhsal yaşamın gereği de yoktur. Yani bir kez şu noktayı saptayabiliriz ki, ruhsal yaşamın oluşumu devinime bağlıdır ve ruhun gelişimi organizmanın devinim özürlüğünü gerektirir. Çünkü böyle bir özgürlük, uyarıcı ve kamçılayıcı rol oynar, ruhsal yaşama sürekli olarak bir zenginliğin ve derinliğin kazandırılmasına çalışır. 

Çevreden soyutlanmış bir ruhun yaşamı düşünülemez. Bizim kafamızda tasarlayabileceğimiz bir ruhsal yaşam, kendisini çevreleyen tüm nesnelerle bağlantı içindedir, dış dünyadan uyarılar alıp, şu ya da bu biçimde bunlara yanıtlar verir, çevreye karşı ya da çevreyle birleşerek organizmanın güvenliğini sağlamak ve yaşamını garanti altına almak için gerekli güç ve olanakları barındırır, kendisinde. 

İnsan ruhunu ancak devingen güçler şeklinde kafamızda tasarlayabiliriz; kuşkusuz öyle güçler ki, birlik ve bütünlük oluşturan bir temelden doğup, birlik ve bütünlük oluşturan bir amaca varmaya çalışır. Ruhun, amaç etkenini düşünmeden ele almanın olanağı yoktur. Bireysel psikoloji, insan ruhundaki olayların tümünü bir amaca yönelik

 olduğunu bilir. İnsanlar arasındaki ilişkilerin bir bölümü doğa tarafından belirlenir ve değişime açıktır. İnsanın ruhsal yaşamı, kendi başına canı istediği gibi davranacak gücü gösteremez, sürekli olarak sağdan soldan çıkıp gelen çeşitli ödevler karşısında bulur kendini. Bütün bu ödevler, insanların toplu yaşam mantığına kopmaz biçimde bağlıdır. 

İnsanı tanıma sanatını geliştirirken göz önünde tutulacak temel gerçeklerden biri de insan organizması ve işlevleri sınırlı nitelik göstermesidir. Dolayısıyla bu gezegende yaşayan her toplumun kendine özgü kurallarını göz önünde tutmamız gerekmektedir; “mutlak gerçek” e ise ancak yanlış ve yanılgıların yavaş yavaş yok edilmesi ile kavuşabiliriz.

Uygarlık tarihinde, toplu halde sürdürülmemiş hiçbir yaşam biçimi yoktur. İnsanlar nerede boy göstermişse, hep toplu halde olmuşlardır. Nedenini de açıklamak zor değildir. Hayvanlar dünyasında egemen bir yasa, temel bir kural vardır; buna göre, doğada güçlü sayılmayacak türler bir araya gelerek yeni güçler edinir ve kendilerine özgü yeni bir biçimde dışa karşı etkinliklerini sürdürmeye çalışır. İnsanların da bir araya gelmesi böyle bir amaca ulaşmak içindir. Dolayısıyla, insan ruhu da toplu yaşamın koşullarıyla düpedüz yoğrulmuştur. Hiç kimse toplumsallık duygusuna sırt çevirerek, onun yeterince etkinliğinden uzak kalarak büyüyüp gelişemez. 

Toplum, bir dizi zorunluluğu karşımıza çıkararak, yaşamımızın bütün kural ve biçimlerini, dolayısıyla düşünme yetimizin gelişimini etkiler. Toplumdan soyutlanma değil, ancak toplum içinde yaşama, bireyin yaşam içgüdüsüne yanıt verir, güven ve yaşam kıvancıyla donatır onu. Bir bireyin kişiliği üzerinde bilgi edinmek istiyorsak, onu kendi konumu içinde değerlendirmek ve anlamak gerekir. İnsanı toplumsal bir varlık olarak ele alıp inceleme zorunludur.