Makaleler ve Konferanslar

AKINTIYA KARŞI

“Bir tomruğu aynı ağaçtan yapılmış bir kayıktan ayıran şey, İkincisinin küreklerinin olması ve akıntıya karşı gidebilmesidir.”
N. Sri Ram

Kelimeleri uzak gençliğimde dudaklarından duydum. Cümle yaptığı konuşmayla ilgili değildi ve herhangi bir kitabına alıp almadığını da bilmiyorum. Bir söyleşi sırasında birden bire ortaya çıktı. Üzerinde çok düşündüm ve klasik anlamdaki bir Felsefe Okulunda, en yüksek idealleri somutlaştırma aşamasında, tomruk ve kayık benzetmesi her düşünceye, her duyguya, her eyleme damgasını vurdu. Genel bir bakışla, erkek ve kadınlar hayat ırmağına atılmış tomruklar gibidir; önce bütün halde ve kuru, sonra ölmüş ve ıslanmış olarak akıntının veya bu dünyanın güçlüleri tarafından saptırılmış olan kollar yönünde yol
alırlar. Gereksiz bir şiddetle birbirleriyle çarpışarak, kirli ve çamurla kaplı bir şekilde, rotasız ve varış limanları belli olmaksızın, parçalara ayrılıp, nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen bu ırmağın yüzeyinden kaybolana kadar giderler! Dağılmış, kullanılmış, oraya buraya savrulmuş, akıntıya ancak kendi ağırlıklarıyla karşı koyabilen basit tomruklar… Karanlık sürü, bir çatırtı melemesi konseri içinde, yorulmak bilmeyen bir gelişimle ve bununla birlikte yorgun, kayar gider!
Sabah, güneş gövdelerin karanlık çürümüşlüğünü aydınlatır, gece gölgelerin kargaşası hemen her zaman yatay olarak koşuşturur ve sadece çok ender olarak bunlardan bir tanesi, bir ucunu uzak yıldızlara çevirir.
Tomruklar ırmağı!
Her defasında daha çok sayıda, bir- birleriyle çarpışır, yaralanır, birbirlerini yok ederler! Bunun üzerinde ne kadar çok düşündüm. Hepimizin hammaddesi olan bu ağacın, hemen hemen unutulmuş olan içini oyma ve onu hafifletme tekniklerini yıllar geçtikçe öğrendim. Önce yüzeye hızlı hızlı indirilen balta darbeleri, sonra akkor halinde ve sürekli beslenen kömür… Deneyim, insanlığın büyük öğreticilerinden esinlenmiş gibi, her zaman acı verici ve sonsuz uzundur. En derine kadar oymak gereklidir. Orada bencillik ve korku birbirine karışır, orada kendi kendini yok etmekte olduğun sanısına kapılırsın. Ancak, yarı yarıya çürümüş olan maddenin tüm yakınmalarından daha üstün bir iradenin itici gücüyle aralıksız çalışan biri görevini sürdürür. Yavaş yavaş, önceden kaba ve hantal olan tomruk kayık olur. Sivri pruvası ve yuvarlak pupası şekillenir. Önceleri zedelenmiş gibi görünen yerler şimdi bir oyuk olmuştur, yolculuk ruhu taşıyanlar için güvertesi cilalanmıştır.
Geriye kalanlarla kullanma yöntemine göre kürek veya bir dümen yapılır. Büyük bir sabırla da kaba kenarları esnek ve sağlam bir küpeşte elde edilene kadar parlatılır. İşte bir kayık yaptık!
Diğer tomruklar ona şaşkınlıkla ve uzaktan bakar; onlara boş, dengesiz, komik, gereksiz, tehlikeli ve hor görülecek bir şey gibi görünür çünkü o bir tomruk değildir… Bir kayıktır. Akıntıya karşı gitmektedir üstelik. Bu bağışlanabilecek bir şey değildir! Modaya uymamak, gelip geçen çamurla renk değiştirmemek mi? Kendinize ait bir renginizin olması ve dip çamuruna sadece hafifçe dokunarak, üzerinde yol almak mı? Anlaşılabilecek bir şey değil.
Ya o garip tayfaları?

Hepimizin eşit olmadığını söylerler; derler ki eğer olsaydık hepimiz birbirimize yardım etme umudundan yoksun olarak birbirimizi kandırırdık; Doğada eşitlik yoktur, bu ne olasıdır, ne de istenen bir şeydir. Derler ki sağlıklı farklılıklar, topluluğu güzelleştirir, sıkıntıyı ve sürü düşüncesini yok eder. Ayrıca değişik dinlerin bir tek Mesajın mekân ve zamandaki değişik uyarlamaları olduğunu, bu yüzden de birinin diğerinden daha iyi veya daha kötü olmadığını çünkü bu kısa Mesajın dışında geri kalanların insanlar tarafından bilgisizlik ve arzularla beraber getirildiğini ve milyonlarca yıldan beri birbirlerini kopya ettiklerini de söylerler. Tanrıya inanmanın gerektiğini değil ama onun var olduğunun bilinmesi gerektiğini ve bu varoluşun kesin olduğunu öne sürerler. Ona ulaşmak için gerekli yolları ve bu yollardan gitmenin yeterli olduğunu da bilmek… Ruhun ölümsüz ve bozulmaz olduğunu, onun zaman zaman giydiği giysi ve kostümlerle karıştırılmaması gerektiğini de… Bağışlamanın, bir doğa kanunu olan etki-tepki yasalarına göre bir bedel ödendikten sonra var olabileceğim: öyle ki buğday ekenin er ya da geç buğday biçeceğini, diken ekenin diken elde edeceğini de öne sürerler…
Göründüğü kadar çok mucize yoktur, sadece ayırt etme düzeyleri vardır. Olay ikincildir; bir elinden diğerine yapma ışıklar atlatan Babil rahibi bugün basit bir elektrikçi olurdu. Saint Patrice ise beyaz fosforun veya sönmemiş kirecin üzerine su atılınca ne olduğunu bilen bir kimyager. Teknenin tayfalarının, yalanın koltuk değneklerine gereksinmesi yoktur. Yavaş yavaş gerçeği arar ve bulurlar. Güçlerini küreklerin üzerinde yoğunlaştırır, başkalarının göremediklerini ayırt ederler çünkü akıntıya karşı kürek çekmektedirler. Suyun aktığı yönün aksi yönünde, arı ve kirletilmemiş kaynaklara doğru çıkarlar. Ruhlarında bir coşku vardır, onlar buna gülmekten ve güzel şeylerden hoşlanırlar. Kakofonik gürültüler onları rahatsız eder, onlar Strauss’ un güzel melodilerini, Wagner’ in gölgeli katedrallerini ve ışığını, Mozart’ ın içten sonatlarını yeğlerler. Modern ressamların gözler, burunlar, kuyruklar karışımının ardında geniş perspektifler görmüş gibi yapmazlar. Goya ile birlikte karlar içinde dolaşmayı, Velazguez’ in gri göklerini seyretmeyi Greco’ nun kristal gözyaşlarını yakalamayı veya Pompei’ nin muhteşem freskli sokaklarında kaybolmayı yeğlerler. Uyuşturucuları kötüye kullananların, bunları sürekli temin edebilmek için hırsızlık yapan veya cinayet işleyen dejenere olmuş, hayvanlara dönüştüklerini bildiklerinden, uyuşturucuların iyi olmadığına, tersine kötü olduğuna inanırlar. Pasaklı ve gürültülü ayyaşlıktan hoşlanmazlar. Başkaları tarafından önceden geliştirilmiş programların kör makineselliğinden daha üstün olan uyumlu ve canlı bir düzene inanırlar.
İnsanların değerini bildiği ve başkalarınınkine de saygı duyduğu ölçüde bir özgürlüğe inanırlar. İradeye, iyiliğe ve adalete inanırlar; bu erdemlerden yoksun bir dünyanın, işlenmemiş maddenin tüm ataletini yok edecek uyumlu bir şekil verilmesi gereken bir çamur kitlesinden başka bir şey olmadığına inanırlar. Yeni ve daha iyi bir dünyaya inanırlar… Ancak bu dünyanın ufkumuzda görülebilmesi için birçok yeni ve daha iyi kürekçiye gerek vardır.
Zayıflıklarının ve yakınmalarının ortasında kendilerini hayatın akışına bırakanlar ise, kaçınılmaz olarak fiziksel, ruhsal ve zihinsel yok oluşlarına doğru sürüklenirler.

İnsanın, hayvanın, bitkinin ve her şeyin ötesinde küresel bir yaklaşımla bütün Gezegenin hizmetinde olan bir bilime inanırlar; çünkü o bizim kozmik evimizdir oysa biz onu yıkıp dengesini bozmaktayız. Köhne ve gereksiz yapılanmaların, yaşamın doğal yenilenmesi doğrultusunda yerlerini, güçlü ve kokuşmuşluğun farkında olanlara bırakmaları gerektiğine inanırlar; çünkü bu çürümüş şeyler, paranın ve gücün uyarısıyla, korkunç bir yaşam taklidi içinde, organlarını hareket ettiren cesetlerdir.

Jorge Angel Livraga
Filozof, Şair, Yazar